03 Temmuz 2009 Cuma

KAZDAĞI

Kazdağı beni şaşırtmaya devam ediyor. Hiç ummadığım bir günün akşam üstü dağa doğru yol aldık. Darıdere Mesire yerine. 20 km yukarıda. İnanılmaz bir yer. Karavanınızla bile gidebilirsiniz. Çadırınızla ya da, o da yoksa orda çadırlar var.












Sudan üretilen elektrik, güneşten elde edilen sıcak su, fırından yeni çıkmış ekmek. Yeşilin ve oksijenin eşsiz birlikteliği. Spor alanları, salıncaklar. Mıhlı çayının kıvrımlarında yüzme olanakları.. Cennet değilse nedir bu? Ben susayım resimler anlatsın diyorum.


Cennet böyle bir yer olmalı. İnsanların neden sahillerde tıkış tıkış oturduklarını anlamam mümkün değil.









01 Temmuz 2009 Çarşamba

BİTKİLER


Uzunca bir süredir sessiz kaldım. Çünkü, bitkiler onca ilgimi çekti ki, ellisinden sonra yeniden üniversite ögrencisi olmaya yeltenerek, Aromatik ve Tıbbı bitkiler öğrencisi oldum. Bu arada yurt dışında bir kuruluştan internet üzerinden Aromaterapi dersi almaktayım.

Üniversitemizde verilen bitki bilgileri ile diğer kuruluştan aldığım ve araştırmalarla sentezlediğim bilgilerden çok önemli bir sonuca vardım. Genellikle üstünde çok az durulan bir konu. Kısaca sizlerle bunu paylaşmak istiyorum.

Bitkiler kimyasal bir fabrika gibi çalışırlar. Topraktan ve havadan aldıklarını sentezleyerek, kendilerine enerji yaratır,besler, zararlılardan ve hastalıklardan korur, ürerler. Bu sentez sırasında üretilen yan maddelerin çoğu kendileri tarafından tüketilmez, buna ihtiyaç duymazlar. Bazılarını da sadece ihtiyaç duyduklarında ve duydukları bölgelerde üreterek, enerji sarfiyatının önüne geçerler.

Zeytin ağacı 2000 yıldan fazla yaşamasını hastalıklara göre, onlara özel ilaç üretebilmesine borçludur. Bu sistemler, kimyasallar kendi içlerinde belli bir zekaya da sahipler. Aslında her şey bir denge unsuru, denge kaçarsa harekete geçiyorlar diyelim. Burda çok önemli bir konu var... Harekete geçmeleri için de kimyasalların kendi içinde dengeli olması gerekiyor. Peki satın aldığınız bitkilerin dengeli kimyasallara sahip olduğunu nereden bileceksiniz?

Kendiniz topladınız diyelim, siz üzüm yaprağı toplarken, o üzümün üstünde olduğu toprağın, soluduğu havanın özelliklerini biliyor musunuz? Ne toplamakta ve neyi sentezlemektedir? Ya da topladığınız zaman dilimi içinde o kendi sentez sürecinin neresinde durmaktadır... Bunlar o kadar önemli ki...

Genellikle tıbbi bitkiler,. çiçeklenme dönemlerinin başlangıcında ve sabah erkenden toplanılmalı diyorlar. Kökler ise gün doğmadan önce. Zira gün ışığı gördüğünde bitkilerin köklerindeki özel maddeler hop yukarı kaçıyor ve siz içi boş kökler toplamış oluyorsunuz.

Mesela Aynı sefa bitkisinin öğlen güneşi gördükten sonra toplandığını söylediklerinde, önce olmaz dedim. Yeni okudum meğer beta karoten (kavuniçi pigmentler) içeren bitkiler, ışık sentezi sırasında, karoten pigmentlerinden enerji gelmedikçe diğer enerjileri işe koymazlarmış. Hadi buyrun bakalım.

Daha başka diyeceklerim de var ama şimdilik bu kadar baş ağrıttığım yeter diyelim.

28 Haziran 2009 Pazar

DÜRTMEK İSTİYORUM

2006 yılında yazmış olduğum bu yazıya hala imza koyabilmek içimi acıtıyor.. Yaşım ilerledi ve ben şu an bir üniversite öğrencisiyim. Hala dürtüyorum... ve daha çok da adam var önümde dürtecek! İşte o yazı:

Hep yapmak istediğim bir şey var. Ters bir kelime olacak ama kullanacağım gene de. Dürtmek.

Evet, insanları dürtmek istiyorum. Sokakta yürürken, kuyrukta beklerken, alış veriş yaparken, lokantada yemek sunarken ya da yemek yerken. Omuzları düşmüş, kendinden bezmiş, yaşamla ilgili ümitlerini gözlerinin ferinden bile silmiş insanları gördükçe çıldırıyorum. Hele hele gençler beni hepten delirtiyor. Adımlarında bir canlılık, seslerinde bir coşku arıyorum; yok! Sürekli yorgunluktan şikayet ediyorlar. Ya, benden utanın, elli yaşındayım, sizden çok çalışıyorum, sizden çok üretiyorum, sizden çok okuyorum, sizden çok yaşıyorum diye haykırmak geliyor içimden. Ben elli yaşında ve ÇOK bir insanım. Ben yapabildi isem, yapabiliyor isem onlar da yapabilir. Öyleyse sıkıca bir dürtmeli bunları.

Kaldırın omuzlarınızı .Bakın gözlerime, orda inanç var. Yapabileceğinize inanıyorum. Hep yapamazsın, beceremezsin, olmaz diyenleri bırakın bir tarafa. Kulak verin bana, yapabilirsiniz, çünkü ben size inanıyorum, demek istiyorum. Gözlerinde bir saniyelik bir ümit görmek bile yetecek bana. Bir saniyelik ümit ışığında bir tohum gizlidir. Tohum deyip geçmeyin, bir buğday tanesinde bir koca başak, bir çam fıstığında asırlık bir çam, mikroskop altında görünebilen bir insan tohumunda bir koca gövdenin bilgisi gizli. Gözbebeklerinizde bir an yanan ümit ışığında ne cevherler gizli kim biliyor? Siz bile gördüklerinize inanamayacaksınız kendi eseriniz olsalar bile..

Ah, ortaya bir çıksalar. Dürtmek istiyorum insanları çünkü tohumlar yeşermeli, cevherler ortaya saçılmalı ki yaşam gerçek rengini bulsun. Olmazların dumanı kapatmış görüş alanımızı, güneş ışığını görmez olmuşuz. Ben, olur diyerek silmek istiyorum görüşünüzü kapatan sisleri. Güneş girsin içeri. Bir ısının iyice. Sonra bakın etrafınıza, neler kucağınıza atlamak üzere bekliyor? Hadi çabuk olun, kaçırmayın hayatı. Bize sunulmuş en değerli armağan paketini şükranla açın artık. Hangi koşullar içinde olduğunuz hiç önemli değil.

Düşünün ki önünüzde bir televizyon var. Karamsar bir filme kaptırmışsınız kendinizi. Kaptırmak ne kelime filmin baş kahramanı kesilmişsiniz. Sizi kimse kaldıramıyor başından. İşte orda dürtmek istiyorum sizi. Elinizden kumanda düşsün ve bir başka kanal açılsın karşınızda. Neşeli, keyifli. Kahkahalarınızı duyarken uzaklaşacağım oradan. Dürtecek çok adam var daha sırada.
Işık insanlarından başlayarak, Ma’yı, Paris’i, Sarı Kız’ı, Bakire Meryem’i, Kibele ve Kara Taşını, Zeus’u, Afrodit’i barındıran bu kültür kazanından günümüze ne kalmış diye soracaksınız biliyorum”
Kaz Dağının zirvesinde, Sarı Kız türbesinde oturmuşum. Oturmuş da esen rüzgârın araladığı ayak izlerinden geçmişe bakmışım… Manzara kadar muhteşem bir örgü! Masal gibi…
Yıllar yıllar önce buralarda ışık insanları olarak anılan Luwiler yaşarmış. Günümüzde izleri var mı acaba dersiniz?
“Bu dağın bilinen ilk adı Ma” dedi rehber, “Karşıda ki dağ ise Madra, yani Ma’nın kocası. “ Bilinen en eski ana tanrıçadan, Anadolu’nun bereket tanrıçasından bahsediyordu. Daha sonraki dönemlerde, Zeus yaşar buralarda. Bu dağlara kendini yetiştiren İda’nın adını verir. Truva savaşına yol açan bir aşk hikayesi. Kahramanı Paris. Annesi ona hamileyken, bu çocuğun Truva’nın felaketine neden olacağı rüyasını görür. Bebek dünyaya gelince, adamlarına teslim eder, götürüp öldürmeleri için. Bebek o kadar güzeldir ki; acır, öldüremezler. Bırakırlar İda’nın tepesine; kurtlar, kuşlar yesin diye. Ama Paris yaşar ve çoban olur dağlarda. Sonunda da tarihin ilk güzellik yarışmasında, Afrodit’ten aldığı rüşvet karşılığında, dünyanın en güzel kadını olduğunu söyleyerek elmayı ona verir. Bu yarışma Truva’nın mahvına yol açacak olayları tetikler.
Yıllar sonra bakıyoruz ki, dağ Müslüman Türklerin eline geçince hikâyenin kahramanı çoban Paris’ten, kaz çobanı olan Sarı Kız’a dönüşüyor. Hacca giden baba, dönüşünde kızı ile ilgili duyduğu namus hikâyeleri nedeniyle kızını öldürmek üzere Kaz dağına çıkartır. Öldüremez, kurda kuşa teslim eder. Öldürdüm, diye geri döner. Dağda eren Sarı Kız, yolunu kaybedenlere rehber olur. Bu hikâyeleri duyan baba dağa çıkar, kızını bulur. Bakar ki kız ermiş, yaptığına pişman olur ve oracıkta ölür. Sarı Kız da babasının ölümüne dayanamaz, hemen can verir. Babanın öldüğü tepeye Karataş tepesi deniyor. Kaz Dağının zirve noktası. Karşı tepesi de Sarı Kız tepesi. Her sene 15 Ağustos'ta Sarı Kız anmalarının yapıldığı tepe... Türkmenler ve Yörükler bu bölgeye gelerek, çadırlar kuruyor, kurbanlar kesiyor, adaklarını yapıyorlar. Kadınların geleneksel giysileri içinde katıldıkları bu törenler tam görsel şölen.
Biz dönelim gene hikâyenin ardındakilere... Türkmenler Horasan’dan geliyor. Horasan, ışığın doğduğu yer demek. Sarı Kız, ışığın doğduğu yerden geliyor demek ki. Üstelik Sarı Kız, bakire. Hıristiyan kültürünün Bakire Meryem’ini çağrıştırdı değil mi? 15 Ağustos Katolik cemaati tarafından Meryem Ana’nın göğe yükseliş günü olarak kabul ediliyor. Binlerce kişinin katıldığı törenlerle kutlanıyor.
Luwiler Hititlerle aynı dönemde yaşamış demiştim hani. O zamanlar ana Tanrıça Kibele hakim Anadolu’ya. Kibele’ye genellikle dağ zirvelerinde tapınılırmış. Doğa ile özdeşleştirilmiş, vahşi hayvanlarla, özellikle leopar ile ilişkilendirilmiş. Kaz dağlarının eteklerindeki tarihi Anthandros kentinde yapılan kazılarda çıkan ilk yamaç evinin, zemin mozaiklerinden en önemlisi Anadolu leoparına ait! Anthandros’un da Lelegler tarafından kurulduğu yazılı bir yerlerde.
Lelegler de yuvarlak iç içe geçmiş surlardan oluşmuş yapılar varmış. Surların içinde çobanların, ortada ise koyunların yaşadığı sanılıyor. Babakale tarafına düşerse yolunuz yuvarlak ağılları görebilirsiniz. Bunları alıp eve çevirenler bile var. Belli ki Lelegler kesinlikle geçmiş buralardan ve kalmış bizlere kadar!
Ayrıca Kibele kültüründe, Frigyalı rahiplerin psişik yeteneklere sahip olduklarını, tılsımlı taşlar kullandıkları, bu taşların en ünlüsü de Kibele kara-taşı olarak biliniyor. Hatta Kibele’nin olmadığı yerlerde karataşa tapınılırmış. Sarı Kız’ın babasının mezarının olduğu yer, Kaz Dağının zirvesi, Kara Taş Tepesi olarak adlandırılıyor. Kendi mezarının bulunduğu yerde de, eteğinde taşıdığı taşlarla yaptığı söylenen kocaman bir kaz avlusu var. Taşlar tılsımlı acaba?
Evet, şimdi gelelim kazlara. Eski mezar taşlarına baktığımızda üstlerinde kaz ayağı sembolünün çizildiğini görüyoruz. Neden kaz ayağı? Yapılan araştırmalara göre kazlar çok yüksekten uçabiliyorlar. Dünyanın en yüksek tepesinin bulunduğu Himalaya’ların bile üstünde uçtukları gözlenmiş. Demek ki ruhların o kadar yükseğe çıkmasını dilemiş eski insanlar ve bu dileklerini böylesi basit bir sembolle dile getirmişler. Kazların bu kadar yüksekten uçabilmesinin nedeni ise akciğer yapılarının yüksek oksijen taşıyabilme kapasitesi. Kaz dağı dünyada en yüksek oksijen oranının bulunduğu söylenilen bölge!Işık insanlarından başlayarak, Ma’yı, Paris’i, Sarı Kız’ı, Bakire Meryem’i, Kibele ve Kara Taşını, Zeus’u, Afrodit’i barındıran bu kültür kazanından günümüze ne kalmış diye soracaksınız biliyorum.
Gözlemlerim bana bu dağdaki kültürün bekçilerinin Türkmen köyleri olduğunu söylüyor. Atadan görerek ve nedenini hiç sorgulamadan tekrarladıkları ritüelleri var. Sarı Kız efsanesinin peşinden giderken, “sarı”nın ışığın rengi olduğunu, “kız” kelimesinin erdemi temsil ettiğini fısıldıyor Türkmen asıllı rehber kulağıma. Işığın erdemini içinde taşıyan bir köyde katıldığım Hıdırellez kutlamaları başka bir zamana taşıdı beni. Yolunu bir daha asla bulamayacağım çamlı bir tepede, dede ziyaretine gittik. Onlar rengarenk ve tertemiz giysileri, tencereleri, kuruyemişleri, kahveleri, cezveleri, çaydanlıkları ile düştüler yola. Bense tüm merakımla. Dede deyince bir ata mezarı düşündüm. Meğer değilmiş. Köylülerden biri bir ışık görmüş dağda. Işığı gördüğü yeri taşla çevrelemiş, bakıma almış. Çevresinde köydeki aileler için ocaklar açılmış. Her ailenin yaygısını sereceği, ateşini yakacağı yer belli. Bu bölgeden tek bir dal bile götürmüyorlar evlerine. Her şey dedeye ait burada. Işığa yani. Öte tepede de bir ışık dedesi varmış. Bu ışıklar birbirlerini ziyaret ederlermiş. Soruyorum, anlatıyorlar gördükleri ışıkları. Sordum, çağlar öncesinde oralarda yaşayan ışık insanları, Luwileri, bilen kimse yoktu aralarında!Bu arada bir kitap okudum beslendiklerimizin önemi ile ilgili. Altın olan topraklarda ki yeşillikleri yemenin insan bedeninin ışık taşıma kapasitesini artıracağını yazıyor. Altın madencileri tüketim toplumunun hırslı arzuları ile bu topraklara saldırırken, bizi ışığa taşıyacak yeşillikleri de ortadan silip süpürecekler anlaşılan. Ya da Sitchin’in Sümer yazıtlarından derlediği bilgilerdeki Annunakiler gibi altınları kullanarak ışık olup gidecekler. Kimbilir?
O eski kültürlerin mirasını; yazısız bir tarih, yaşam içinde kendini canlı tutarak bugüne taşıyor. Belli ki bize anlatmak istedikleri var. Ne olduğunu bulmak benim harcım değil. Ben sadece ayak izlerini takip edip, duyduklarımı gördüklerimi paylaşayım istedim. Henüz dillenmemiş olanları da siz bulun isterim. Sizin oralarda hangi kültürlerin mirası yaşanmada?

09 Haziran 2008 Pazartesi

EKO TURİZM DEYİNCE

Turizm kelimesi herkesin beyninde aynı kapıyı açıyor da, eko kökünün geldiği ekolojik kelimesi öyle değil sanki. Tarımla ilgili gibi geliyor insana, ekolojik ürünler var ya. Ama tarım turizmini karşılayan bir agro-turizm var zaten. Aynı şeyi anlatmak için iki yabancı kökenli kelime mi kullanıyoruz yoksa? Bir de eko-köy kavramı var. Bizim köyler ekolojik değil mi peki?
Yaşadığım yer bütün bu kavramların iç içe geçtiği Kaz Dağı ve çevresi. Hem okumuş, hem yazmış, hem tüketmiş hem tüketilmiş bir kentli, köye düştüğünde; nasıl karışırsa aklı benim ki de öylesi karıştı önce. Kavramlar yerine oturmuyordu bir türlü. Anahtarlarla kilitler bir türlü uymayınca, ya kapıları sökesim geldi, ya kilitleri tümden kırıp atasım. Bunun için de beynimi rafa kaldırıp, içim ne diyorsa o yöne yürümeye başladım.

Anladım ki, dünyadaki en büyük savaş, doğaya hakim olma savaşı. Her birimiz bu savaştan kurban olarak payımızı almışız. Evet hepimiz, toprakla, suyla, güneşle doğal bağlantısı kesilmiş, vazolara alınmış, suni beslenmeyle yaşam süren kurbanlarız. Körler ülkesinde, körlere yol sorarak yol bulmaya çalışanların verdiği rahatsızlığı ortadan kaldırmak için, gözleri görenlerin gözlerini zamkla sıkı sıkı yapıştırmış körler. Açmaya çalışırsak acıyor, vazgeçiyoruz. Görme merkezindeki sinirlerimiz ise çoktan uyuşmuş. Eko-zombiler olarak dolaşıyoruz eko-sistemin hakim olduğu doğada. Arada bir deja-vu (sanki bir yerlerde görmüş gibi), deja-mö (sanki bir yerlerden duymuş gibi) yaşıyoruz. Normal oda ısısında zekamız yüksek görünse de, doğada eksi bilmem kaçlarda!

Eko-sistem içindeki varlıklar, hiçbir müşterek dil kullanmadan, hiç akıl yürütmeden gözle görülmeyen bağlarla birbirine bağlı muhteşem bir dans sergiliyorlar. Bağ bir yerinden kopacak olursa, hepsi birden bunun sancısını çekiyor. İnsan sanki bu bağların dışında üstün ve özelmiş gibi, akıl ve onun aracı olan dili kanalıyla kendi arasında ayrı bir bağ oluşturmuş ve başka hiçbir şeyle ve hiçbir şekilde bağlı değilmiş gibi yaşamını sürdürmeye devam ediyor. Bizler de sosyal toplumun verdiği öğreti çerçevesinde bu yalanın üstüne yaşam kurmuşuz bir kere. Suç bizde mi? Ne gördüysek onu gerçek sanarak yaşamıyor muyuz? Aklımıza bu travmadan rehabilite olmak hiç mi hiç gelmiyor. Kabul etmiyoruz ki ayrı düşürüldüğümüzü. Akla, sen her şeyden üstünsün denilmiş bir kere, akıl hiç bu üstünlüğünü ortadan kaldıracak bir düşünceye prim verir mi?
Bir yerlerde ise eko-sistem içindeki bağlarını hiç unutmayan, ya da uzun zaman öncesinde bunu hatırlayarak bağlarına yeniden can vermiş insanlar var. Bu insanlar ya zaten kendi köylerinde, ata kültürlerini nesilden nesile aktararak bugüne gelmiş, ya da bir araya gelerek eko-sisteme uygun eko-köyler kurarak, doğanın kaynaklarını doğal dengeyi bozmadan, ona karşı bir savaş açarak değil de, anasının koynunda yatar gibi sakin bir işbirliği içinde, ayrı düşerek değil, ona ait olarak yaşamaya başlamışlar. İşte eko-yaşam bu.

Bir yerlerde ana rahminin rahatlığını, kokusunu, doğallığını özleyen insanlar, onu tatil aralarında olsun bulmak adına yollara düşüyor. İşte bunlar eko-turistler. Ülkemizin dört bir yanında doğal eko-yaşam alanları var. Bunlardan biri benim üstünde yaşadığım coğrafya. İnsanlar burada da savaşmışlar ama birbirleriyle. Doğasında 2000 yılın üstünde yaşayabilen zeytin var. Zeytin insana öyle çok hizmet veriyor ki, ona savaş açmaya bugüne kadar yüreği yetmemiş belli ki insanoğlunun, uzak durmuşlar ondan. Hatta çamları kesip, zeytin alanları açmışlar. Dağları da her türlü bitkisiyle, havasıyla, efsanesiyle el vermiş insana. Aralarda dağılmış Türkmen köyleri, Yörük köyleri ise, Orta Asyadan gelen doğa kokan, doğayla birlikte akan ritüellerini bugüne kadar taşımış, eko-sistemin döngüsü ve dengesi içinde. Orman içlerinde, bizlerin aşk merdiveni adını verdiğimiz eğrelti otundan yataklar döşemişler, yeşil kokarak, yeşil koklayarak, yeşil düşler görmüşler. (Beni de götürecekler ve yeşil döşeyecekler yatağımı, öyle hissederek aktardılar ki bunu bana, tüm hücrelerim bekliyor o geceyi. Tıpkı sevdalısına kavuşacak gibi gönlüm.)
Topraklarına göre, yağmura göre, güçlerine göre kendilerince ekmiş biçmiş, gülmüş geçmişler. İnat etmemişler, kanaat getirmişler. Teslim olmamış, teslim etmişler yaşamlarını eko-sisteme.
Kentlerden buraya gelenler, onlara kendi sistemlerine göre “format atmaya” çalışsa bile hala direnmiş olanlar var.

Ben ne mi yapıyorum buralarda? Direnenleri bulmaya çalışıyorum; direnen nineleri, direnen giysileri, direnen ritüelleri, direnen domataları, direnen orkideleri, direnen üç etekleri, direnen dedeleri. Sıkı durun demek istiyorum. Ben bir kişiyim evet, ama benim gibileri de var. Çok önemlisiniz. Aman siz göçmeden anlatın, gösterin, örnek olun. Kendi toprağımıza ne ekeceğimizi, kendi toprağımızdan nasıl bina dikeceğimizi, domataya böcek gelmesin diye yanına hangi bitkiyi ekeceğimizi bize siz öğretin. Biz öğrenirken; kente, kentliye format atılmış gençleriniz de geç olmadan akıllanır da, özüne döner, öğreniverir belki. Böylece taşırız doğayı, kültürü, tarımı yarınlara. Ait oluruz bütüne, paramparça dağılmadan. Tüm telaşım siz göçmeden yakalamak son vagonu.

İşte benim gibiler, bugün şartlarınız elvermeyebilir tümden doğal yaşam alanlarına dönmeyi, ama hiç olmazsa eko-turistler olarak gelin. Ellerimizden tutun, yeşilimizi koklayın, evinize geri götürdüğünüz sadece yağımız, sabunumuz, kekiğimiz olmasın. Bırakın gözlerinizdeki zamklar dökülsün, gören gözlerinizi götürün şehrinize.

Çağrım içinizde bir şeyleri titretiyorsa eğer, bir ağaca sarılın bugün. Saksıda ki bir çiçekle konuşun. Kokusunu yitirmemiş nane, kekik ne varsa evinizde onu koklayın. Tüm hücreleriniz hatırlasın ona kokuyu veren toprağı, suyu, güneşi ve düşün yollara. Yürürken sizi yerde tutan yer çekimini, dışarıdaki nemden, içinizdeki nemin azaldığını, dengenin kaçtığını hatırlatan susuzluk duygusunu kutsayın. Eko-sistemin gözle görülmeyen bağlarından sadece ikisi bu söylediğim. Toplam elliüç duyumuz olduğunu söylüyor uzmanlar. Ne mi onlar? Yanıtı doğada. Hadi ne duruyorsunuz, düşün yollara vakit geç olmadan. Adı her neyse ondan oluverin, eko-turist mi neydi hani, oluverin ki doğa sizden hoşnut olsun.

Doğada her şey diğerini destekler. Desteklenemeyecek haldeyse dönüştürür. Hem unutmayın, doğal seleksiyon kendine uyanları seçer, bakın bakalım kendinize, sıra size geldiğinde, doğa sizi seçer mi, seçmez mi? Seçilenlerden olmak için trenin son vagonunu yakaladınız yakaladınız, yoksa, geçmiş olsun!

22 Mayıs 2008 Perşembe

kentli köylü aynı yola düşünce

Yazmak lazım dediler de hangi birinden başlayacağımı bilemediğimden yazamadım bir türlü.
Dün dünde kaldı ama paylaşayım ucundan. Sabah altı idi uyandığımda. Kahveyi yaptım önce, sonra yatağımı topladım. Karavan bir lokma yaşam alanı olduğundan derli toplu olmak lazım. Bir de masamı toplayabilsem. Kitaplar dolu üstünde. Notlar… Her biri de lazım bana nasıl kaldırayım onları. Halil Cibran’ın Ermiş’i lazım, radyo programında kendime rehber ettim onu. Muson Şarkıları Bora’nın hediyesi - imzalatmadığım için alınmamıştır inşallah, her satırında ruhunun imzası var nasılsa – bir yoga yolculuğunu anlatıyor, benim hikayem gibi ama bir başka ülkede geçen. Üniversiteye hazırlık kitaplarım var, arada baktığım, sınav 15 Haziran da. Kazanacağım şüpheli ama evrenin işi bu bilinmez, okumam lazımsa bu yaştan sonra Aromatik ve Tıbbi Bitkiler okulunu, kazandırır elbet. Teslim olmak lazım akışa. Örgü dergisi bile var aralık bir yerde, masanın üstünden bana gülüyor. Kocama kızarsam, ona bakıyorum, kadınlığımı hatırlatıyor. Masamı anlatmak bile bir işmiş baksanıza iyisi mi vazgeçeyim. Güne döneyim.

Saat yedi olduğunda hazırdım. Yeleğim, kimliğim, üç kuruş param, iki kitabım çantamda İbrahimleri bekliyordum. İbrahim benim köylüm. Ailesi ailem. Şu köy pansiyonculuğuna soyduğum aile. Ve söyledikleri gibi geldiler yediyi yirmi geçe. Güllü bacı seslendi arabanın penceresinden, ayakkabı aldın mı yanına, almamıştım. Ayağımda şıpıdık yazlık terlikler, kısa bir şalvar tarlaya gidecektim. Otlar yer ayaklarını, al sen yanına ayakkabını, dedi. Koştum geri, spor ayakkabıları attım minibüse. Arkada köyden Senem gelin, bir de oğulları Alican, düştük yola. Hepsinin ayağında lastik çizmeler vardı. Bir ben terlikli.

Altınoluğu geçtik, Küçükkuyu’yu da. Ezine’ye gidiyorduk. Yeni aldıkları ve tam 620 adet zeytin fidesi ektikleri tarlayı göstereceklerdi bana. Onbeşte bir sulanması gerekiyordu fidanların, altlarına domata da eksek olur deyivermişler, köylülerinden aldıkları domata fidelerini sepetlerine doldurmuşlar, hem zeytin sulamaya hem de domata ekmeye gidiyorlardı. Ben de yanlarında. Biber de ekmek istiyorlardı ama fideleri yoktu. Yoldan alıveririz dediler. Nasıl bir teslimiyet, biz olsak gün evvelinden hazır ederdik her şeyi. Ama tarlaya terlikle giderdik o başka!

Yol bizi Yeşilyurt köyünün sapağına getirdiğinde, Ayla abla bu köy bir tuhaf dediler. Köy yazıyor diye sapmışlar yoldan içeri. Meydana gitmişler ve sormuşlar, burada gübre nerden buluruz diye. İnsanlar bön bön bakmışlar bunlara. Ne diyorlar diye. Eee malum Yeşilyurt, turizm köyü. Evler çoktan otel, pansiyon, lokanta olmuş. Ne arasın gübre, gübreci meydanlık yerde. Ama bizim İbrahim niye sapakta köy yazıyor diye sorgulamaya devam ediyor aklında. Napalım İbrahim dedim, o köy turizm köyü oldu. Belki vardır hayvan gübresi bir yerlerde ama nerde, bir bilene sorarız elbet bir gün.

Ayvacık’ı da geçtik, Ezine’ye geldik. Bu taraf bizim taraflara benzemiyor, ekin tarlaları da var, bitki örtüsü türlü türlü. Alabildiğine zeytin değil manzara. Hayvancılık da türlü türlü. Sadece keçi varken bizim köyde, burada inek de, koyun da var. Saat sekiz buçuk gibi. Fide sattığı söylenen yerler kapalı. Olsun deyiveriyor Güllü bacı, biz de biberi çuvalla alıveririz köylüden salça zamanı. Biber de ekmeyiverelim. Dedim ya teslimiyetin böylesi, pes doğrusu.

Tarlaya giden yol bir dere yatağından geçiyor. Köylü çöplerini atmış bu yatağa. İki taraf da çam ağaçları ile dolu bozuk bir yoldan geçerek vardık tarlaya. Karşılardaki bir tepeyi gösterdi Güllü. İşte dedi, Cılbak orası, buranın en yüksek tepesi. Cılbak ise orası, Homeros’un İlyada'sın da Tanrılar Tanrısı Zeus’un Truva savaşını seyrettiği tepe olmalıydı. Yani Güllü bilmese de biz Zeus’un tanıklık ettiği bir alanın ortalarında duruyorduk. Elimizde domates fideleri, tankerle su gelmesini beklerken.

Kaç tanker su geldi gitti bilmiyorum, bitmedi sulama gün boyu. İki kadın eğrile doğrula sulanan zeytin fidanlarının altına domata fidelerini ektiler. Tutup tutmayacağını bilmeden. Sonra bir paket kavun tohumunu üçer üçer kalan fidelerin dibine dağıttılar. Hadi gayri dedi Güllü bu yaz sizin domatalarınız da, kavunlarınız da bizden…

Ayakkabılarımı giymeden gezemedim kırk dönüm tarlada. Otlar dalıyordu. Ayakkabı ise yakıyordu. Güneş sıcaktı, kavuruyordu. 6 Nisandan bu yana yağmur düşmemiş buralara. Ama rüzgarın arkası kesilmeden esiyordu. Öğlen yerde sofra kuruluverdi, köy ekmeğinin eşlik ettiği taze fasulye, salata ve vazgeçilmez zeytin. Tankerle su getiren bu köyün delikanlısıydı. Yaz gelince kafasını dinlemek için İstanbul’a gideceğini anlatıyordu. Kafa dinlemek için İstanbul. Yaşamın neresinde duruyordu? Dansın hangi karesindeydi? Sohbet suyun pahalı olduğuna geldi. Tarımda kullanan suyu devlet pahalı satıyor dedi, o kadar kazanmıyoruz ki, ödeyebilelim. Derken yaşama, önümüzdeki günlerde bizleri nelerin beklediğine. Global ısınmaya, kanolaya… Kanola yetişiyor bizim buralarda var dedi. Peki dedim, kanola var demek, arabanı yürütecek benzin de olacak yarınlarda demek. Ama onu ekmek için, buğday yetiştirmeyi kestin değil mi? Evet, dedi. Peki arabanda benzin olacak ama karnını doyuracak ekmek olmayacak, benzine sahip olmanın ne anlamı olacak? Düşünmeye başladı. Haklısın dedi. Kafasını karıştıracak birini daha bulmanın mutluluğu içindeydim.

İbrahim bu tarlada neler yapabiliriz diye sorarken, söylediğim her şeyi kafasında olmaz deyip, reddediyor, bildiği tek şeyi, zeytini sürdürmek amacı. Zeytinyağı fabrikası kursak diyor. Ya dünya kadar var etrafta, niye bir de sen kuruyorsun ki? Dediğimde ise susuyor. Ama abla ben bir bunu bilirim, bozulmaz, atılmaz, hep değerlidir… Ya oğlum, şuraya bir de sera yapsak… Nerde satacam ki ben onu? Bilmem abla pazarlamasını. Kalır ortada ürün… Haklı aslında, bilmediği işe soyunmamak adına. Ama oğlu için bir şeyler yapmak istiyor. Ona para kazanacağı bir şeyler bırakmak. Tankerci çocuğa soruyorum, yok mu buralarda seracılık? Yok abla diyor, keşke olsa, şuraya verdiğimiz emeğin çok daha azı ile, çok daha fazla ürün alırız, hem de mevsiminin dışında da üretiriz, ama yok işte. Allah mı söyletti nedir, İbrahim dönüş yolunda, bak abla o çocuk da söyledi, biz buraya sera yapalım iyisi mi, sen bir araştır hele, demeye başladı.

Dönüş yolunda İmece evine uğradık. Ona saman evi gösterdim. İsmail teknik bilgileri verdi. Saman ev yapacak tarlasına. Sonra Tornacı Erdal’a uğradık, Küçükkuyu da. Erdal, suyun nerden çıkacağını bilir, bulur, çıkartır. İşinin tornacılığına bakmayın. Suyu çıkartmak için rüzgar enerjisini kullanıyor. Türlü türlü rüzgar değirmenleri var onda… Onbeşgün sonrasında onu da alıp gideceğiz tarlaya. Suyu nerden çıkartabileceğimize bir baksın hele. İki üç direkle köyden elektrik de gelir aslında bu tarlaya ya… Güllü bacıdan teslimiyet dersi almış biri olarak bekleyeceğim bakalım…

Bilmem bu yazıdan sizin payınıza neler düştü… En azından gününüze ayrı bir renk katabildi isem ne mutlu bana.

19 Mayıs 2008 Pazartesi

19 Mayıs Misafirleri


Balkonlarında bayraklar vardı,

Arıtaşı Köyünün



Taşımalı eğitime geçirildiğinden
bu yana boş kalan okulda ise
Bora Ercan'ı eşliğinde
her yaştan gençler..


Sonra kendimizi
sahillere vurduk...





Çocuklar kadar şendik...
Güldük, söyledik, eğlendik.

Piknik yaptık.
Köy ekmeği, keçi peyniri,
otlu börekler yedik..
Akşamları saz çaldık, söyledik.
Sahile indik,
dolunayda dalga sesiyle
meditasyon yaptık..



Şelalerde gezdik...
Anlayacağınız biz pek bir
eğlendik...
Ya siz nerdeydiniz???